

evvv






Yumuşacık elleriyle kızın kopmuş kollarını ,fırlamış gözlerini tutuyor.
Sonsuz hoşgörüsü,,sabır taşı ,sıcak börek kokusu İhsan Efendi peçeteyle kızın elindeki lekeleri siliyor..
Hiçbir şey sormuyor.
Deprem kaçkını kızı evine götürüyor;tarhana çorbası içiriyor;uyutuyor ninnilerle
Haberleri açtığında evinde uyuyan kızın annesinin gözlerini oyarak öldürdüğünü öğreniyor.
Kanlı peçetelerle göz göze dili damağı kuruyor.
İçinde derin çalkantı
Nefes almak için dışarı çıkıyor.
Hapishanede nasıl uyunur;adam nasıl öldürülür biliyor ama şu anda dünyaya ait her şeyi unutmak istiyor.
Sadece uyumak ve uyurken yok olmak
…
Onu vermemeliydin diyor aynada yüzü
Biliyor ihsan efendi yüzünü yıkasa da geçmeyecek üzüntüsü
Barışamayacak kendisiyle .
..
Elinde tarhana çorbası
-Alin,ziyaretçin var.
….
İhsan efendi Alin’e ve tarhana çorbasına adıyor kendisini
Alin hiç çıkamayacak cezaevinden
Alin dünyayı İhsan Efendi ve çorbasından ibaret sayıyor.
..
Okuyan göz soruyor İhsan Efendi kimi öldürdü?
Bu sorunun cevabını ikimizde biliyoruz.
Dünya tuhaf tesadüflerin yeri
….
Yaralıydı her yerinden kanlar,kabuklar çıkardı.
Sen onu çenenin altında uyuttun .
Kalbinin sesini dinlemesine izin verdin .
Hayatında hiç olmadığı kadar mutlu ettin.
İhsan efendi
Tarhanam
Babam
Aşkım
Seni üzmek istemem
Ama her gün dua ediyorum senden önce ölmek için
Artık böyle dua etmeme gerek kalmayacak .
Her şeyden çok seviyorum seni.
Öteki dünyada sen nerede olursan ben orada olacağım.
Tanrı buna izin verecek.
İçimde çorban birazdan yol alacağım bu köhne izbe yerden.
Her gün daha fazla severek…
ALİN
……….
Kış kar kıyamet
İhsan efendinin gözleri nemli…
Hep böyle…
Çay içiyor;aşkın anlamını biliyor.
Pencereyi siliyor;gazete kağıdıyla .
Duruyor .
Alin yazmak istiyor buğulanmış pencereye.
Alin,çorba ,cezaevi yolu ...
İçini acıtan ne varsa…
Alin kendisinden vazgeçerek varoluşun anlamını silmiş dünyadan İhsan Efendinin .
Yaşam onun yanından hızla geçerken o Alini uyuttuğu gecede yaşıyor.
Yürümüyor,gülmüyor,konuşmuyor.
Sadece karanlık gecenin çığlıkların titremelerin Alinin ıslak fanilasının beni bırakma deyişinin….
…
Karasal iklim
Bir oda.
Odanın içinde, kırmızı halka küpeli,koca yüzüklü,derin gözlü,kalın bacaklı ,ağzını açarak uyuyan yumuşacık bir kız.
İsmi Alin.
Alin,mantık sınırlarının kalktığı duvarlarla ve mandalina arkadaşlarıyla oturuyor.
‘Alin’in bir odanın içinde kalması gerek’ dedi,annesi
O öyle yalnız kalmalı öyle yalnız kalmalı ki dışarı çıkmak istemeli…
….
Alin,aynanın önünde buluyor kendini,yün saçlarını ,siyah cisim gözlerini…
Alin mandalina ve duvarlar….
Alin,içi boş teneke gibi sesler çıkarıyor,kendini nereye koyacağını kestiremiyor.
Karanlık bir kavanozun içinde,ha bire iklim değiştiriyor.
Kapıda gözlerini kırpıştırıp;örgü örerek Alin’in yalnızlaşmasını bekleyen annesi,kulak kabartıyor Alin’in seslerine.
Alin annesine inat çitlerinden atlıyor.
Annesi bir iki kaş hareketi duraladıktan sonra devam ediyor örgüsüne.
Birden kapıya çılgın bir omuz atıyor Alin.
Annesinin hayret dolu olmaya çalışan bakışlarıyla karşılaşıyor.
Alin kendisine gerçekten şaşırmış.
Ayaklarının yere bastığını hissediyor.
Canavar olup;şu rahatsız edici sineği,annesini yiyebileceğini düşünüyor.
Ama annesi onu doğurdu,besledi,büyüttü,yalnızlaştırdı.
Kendi psikolojik sorunlarını devasa boyutlarda Alin’e bulaştırdı
Ama Alin annesine sinek diyemez
Alin babasına da kızamaz.
Çünkü babası annesiyle sevişerek ilginç bir eyleme imza attı.
Alin babasını hiç görmedi ama annesini çekici bulduğuna göre gerçekten ilginç biri.
(Alin kendi kendine gülüyor.)
Hayır asıl sebep bu değil.
Babası Alinin oluşma sebebi.
Artık Alin diye biri var.
Alin’in annesi,gözlerini kaçıran kadın
Herkesten,her şeyden…
Yabani otlarla kaplı kadın.
Neden kendinden bir sinek daha olmasını ister
Hemde başka biriisi ile karışarak?………..
Alin canavarken iki büklüm eğiliyor
Annesi hiç değişmemiş ses tonuyla ve emir kipiyle’Alin odana gir’ diyor
Alin bakıyor annesine.
Annesi gözlerini kaçırıyor..
……….
Alin sokakta elindeki kan izlerinin nerden geldiğini çıkaramıyor.
Hatırlamıyor.
…..
Kan lekelerden kurtulmak için markete giriyor.
Market İhsan Efendi’nin.
Çok ihsan bir yer.
İhsan Efendi çay içiyor.
Adabıyla çay içen önemli adamlardan.
Kızın yumruk yemiş suratından ters giden bir şeylerin farkında.
Kıymetli çayını tezgaha bırakıyor.

boğucu bir hava,
gri paltolu,karanlık diplamosi adamlar...
parmaklarımın ucunda yürüyorum.
hassas dengeler terazisi;
yanlış yalnış!
bulanık su...
.........
Tırnaklarını kesmiş;
gazete kağıdının üstüne bırakmış.
Loş ışık...
Tırnakları parlıyor.
Işık mavi,kırmızı,yeşil;
tırnaklarının rengi de...
Elimde viski,
tırnaklarını seyrediyorum.
İnce,uzun parmaklarının ucundan gelmiş onlar;
o şimdi başka bir kadının nefesini boynynda tırmandırırken
kadını hissediyorum,
aralarındaki çıtırtıları.
O bir an duralıyor.
Aklına ben geliyorum.
Sadece bir an;
devam ediyor.
Herşeyin müssebibi kadının kan kırmızı elbisesi...
Kırmızı elbiseyi seviyor.
Bana söylemişti.
Kırmızı oluyor her yer.
garson, yan masadaki,tombul köfte kadın;
hesap ,bakiye ,telefonlar,masa bacağı,balık,
kıpkırmızı...
Kırmızının etrafında,dönüyorlar birlikte.
Kırmızıyı seviyor;
ben kızmıyorum.
Tırnaklarımı koluma batırıyorum.
Kolum kırmızı oluyor.
Kırmızılar akıyor.
Peçeteyle siliyorum kırmızıları.
Onlara eşlik etmek için ışığımı da kırmızıya getiriyorum.
Trnaklarını,peçeteyi,gazete kağıdına sarıp atmak için;dışarı çıkıyorum.Merdivenlerde ayaklarım üşüyüp kızarıyor
Çöp tenekesi mavi
Mavi ama üstünde kırmızı kırmızı bakan kedinin gözleriyle karşılaşıyorm
Kedi bana için görünüyor der gibi bakıyor
Düşüncelerimi okumasın diye yan evin çöp kutusuna ilerliyorum
O ve onun kırmızısı krmızlanıyorlar mı
Belki evet belki hayır
Ben mavi olmak istiyorum
Karanlık battaniyenin içinde
Yüzüme tv.ışığının vurmasını seyrediyorum
Maviyim
………..
Arabayı parkettiğini duyuyorum
Yorganımı beni görmeyeceği şekle getiriyorum
Artık hem mavi hem yokum
Kollarını duyuyorum
Kocamanlar
Beni sardıklarını
Açmıyacak mısın diyor
Parmaklarımı uzatıp
Yüzüne dokunuyorum
Yüzündeki kırmızlıklara dokunailirim
Ama göremem katlanamam
Ben sana böylesine yoğun şekerlenmişken
Sen sen diye yataktan fırlamak Hülya Koçyiğt gibi çırpınmak mahzun mahzuın ağlamak istiyorum
Hiç sesimi çıkarmıyorum
Yüzündeki parmağımı dudaklarına götürüp sus işartei yapıyorum
O anlamlandıramıyor
Sessizce suçlu suçlu yatağa giriyor
Soğuk,kebap,rahat bir don olarak yanımda uyuyor,uyuyabiliyor
Kırmızı kadın için üzülüyorum
Yarın ona yazıcağım veda notunu hesaplıyorum
Ufacık bi keğıt parçasına ÇÜŞÜK yazıcam
Onu tanımlayan tek ifade b olmalı
Yatağın içinde gülerek kıpırdanıyorum
O hamur hamur
Yatakla bütünleşmiş uyuyor
Yatak onun klozet onun
Klozetle yatakta çok hissediliyor
Belki de yatak onun içi bir klozet
Evde tabaklarda hissedbiiliyorum bir tek kendimi
Tabaklarda gerçekten yok
Tabaklarımı da götüreceğim yanımda
Çiçek desnli tabaklarım
Kaba yatağı ve klozeti onun olucak
ÇÜŞÜK

-İçi kaykılmış kadınla röportaja geldim.
-İçi kaykılmış kadın kendini kaynatıyor. İstersen biraz bekle. Üstüne pul biber serpip geleceğim.
-Neden içi kaykılmış? Ne yapmışlar ona?
-O hep öyleydi. Mercimek yemeği gibi kokuyordu.
-Neden peki?
-Bilmiyorum. Evin girişine soru işareti koyacaktık, ben istemedim. Zaten onun ruhuyla bunalıyorum, bulanıyorum. Bir de işaretlerini istemedim.
-Nasıl yaşıyor?
-Her sabah güne gözlerini açtığında üstüne mutlaka eski püskü şeyler giyer. Çorba içer yarım bırakır, sigara içer yarım bırakır... Pencere kenarına oturur. İnsanları seyreder.
-Ama burası bodrum katı? Sadece ayakları gözüküyor?
-İşte gelenlere gidenlere bakar…Fotoğraf çektirmeyi çok sever. Öğleyin fotoğraflarını çekeriz. Hep aynı pijamasıyla. Sonra beni kovar genelde.
-Neden?
-“Dışarı çık” der…Çıkınca çok zorluk çekiyorum. Bir çıplaklık hissi.
-O ne yapıyor?
-Genelde o saatler, kendi kendini yok etme saatleri. Uyur. Ama çok gariptir uyuması…
-Nasıl?
-“Karanlık zamanlar” der uyuma saatlerine. Aslında başka yerlere gittiğini söylüyor. Bazen gerçekten onu yatağında bulamıyorum.
-Bu çok kötü bir hayat.
-Evet öyle. Ama yaşadığım hayatı, her şeyin anlamını boşalttı. Beni dilim dilim parçalara ayırdı. Artık hangi parçam nerede ben de bilmiyorum.
-Bence siz de kaçın kurtarın kendinizi. Bir saniye, midem bulanıyor.
-Aman Tanrım! Bırakın röportajı. Gidin buradan.
-Kanım uyuşuyor. Alyuvarlarım bok renginde sanki.
-Ah Tanrım ilk belirtiler… Uyanacak ve alacak seni. Gözlerini açıyor. Haydi kaç git buradan!
-Ayaklarım… Ayaklarım… Göremiyorum onları… Kaldır beni…
-Bilemiyorum, nerede onlar?
-Hayır içini pekmezliyor. Onun yöntemidir bu. Etkisiz kılacak seni.
-Işık ışık oldu her yer. Kurabiye canavarı çocukluğumdaki… Sanki onunla vals yapıyorum. Yardım et ne olur!
-Seni çok uzaklara gitmeden kurtarmalıyım.
-Gıdıkla gıdıkla ne olur!
…
Sabah olduğunda kocam Necmettin’in kollarındaydım ve çocuklarım vardı. Ev kadını, içi kaykılmış kadın. Evinin kadını, kocasının kadını, çocuklarının anası vesaire… olduğum için yüzüne tekme atmak istediğim ayıyı, “Kocandır yavrum” diyen nineler yüzünden “Haydi canım, kalk” diyerek uyandırmaya çalıştım. Uyanmadı. Tekrar uyandırmayı denedim, uyanmadı… “Haydi haydi…” dedim, “Çek git be!” dedi… O an kafamda ampüller yandı. Hemen yatağa uzandım. Gözlerimi kapadım. “Yalvarırım, yalvarırım başka bir yer olsun… Orada uyanayım.” Gözlerimi o kadar sıktım ki, uyandığımda, toprakların içindeydim…